Başımdan geçen bir hikayeyi size aktarmak istiyorum.
Günlerden Perşembeydi. Sıradan bir gündü. İstanbul’da, Beyazıt sokaklarının kalabalığında bir taraftan öbür tarafa koşturuyordum. Her insanda olduğu gibi benim de birtakım işlerim, benim de bazı sorumluklarım vardı. Beyazıt sokaklarında; bağırarak konuşan; anlamadığımızı sansalar da, bir gün buralar hep bizim olacak hayalleri kuran turistler arasında; güne ve geleceğe dair sorumluklarımı yerine getirme çabası içindeydim.
Laubali turistlerin anlamsız bakışları ve çirkef idealleri karşısında, kaşlarımı çatıp tarihte bizden yedikleri tokatları hatırlatırcasına kendi yolumda ilerliyordum. Ayasofya camisi önünde buranın tekrar kilise olması için tanrılarına dua eden turistlerin idealarına saygı duyuyordum. Çünkü onlar hiçbir zaman dostlarımız olmamış, her zaman düşmanlık beslemiş; sokaklarımızda saygısızca suratımıza sırıtırken bile ebedi düşmanlıklarını hiç gizlememiş insanlardı.
İşlerimi bitirdikten sonra evimin yolunu tutan ben; insanlıktan nasibini almamış turistlerin arasından kurtuldum diye Allah’a şükrederken; ecdadına küfreden ve Avrupalı canavarlardan daha da canavarlaşmış neslimizin vakalarına şahit olduğum için bir kez daha ülkemden bunalmıştım. Bu sefer yaşadığım olay çok içler acısıydı.
İğne atsan yere düşmez bir metrobüste, iş dönüşü yoğunluğuna gelen o şuursuzlaşmış milletimin arasında 75 yaşlarında bir dede fenalık geçireceğinin haberini hareketleriyle veriyordu. Ayakta durmakta güçlük çeken ve nefesi daraldıkça daralan bu bey amca kimsenin umurunda değildi. Bir taraftan “ah be milletim yazıklar olsun sana!” derken bir taraftan da kendisinin astım hastası olduğunu anladığım bu yaşlı amca bir KORE GAZİSİYDİ! Güzel ülkem için canını feda edecek kadar cesur bu bey amcaya, isterse günlerce ayakta durabilecek dayanıklılıkta neslimizden bir kişi kalkıp yer vermiyordu. Ayağa kalksa sanki ölecekmiş gibi saatlerce ayakta gideceğim telaşıyla koltuğuna sarılan; fenalık geçirse oracıkta ölecek bu adamcağızı seyreden, bir taraftan da koltuğuna yayılan; adamın suratına bakarak sakız çiğneyen bir genç kızı gördüğümde içim parçalanmıştı! Tüh dedim tüküresim geldi. Halk işinden evine rahat gitsin diye canını ortaya koymuş bu adamı kimse on paraya almıyordu. Lanet etmiştim. Kalbini tutmaya başlayan, nefes alışları değişen ve belki de içinden kelime-i şahadet getiren bu adamı gördüğümde bir canavar kadar saldırganlaşmıştım. Etrafıma saldırmak üzereyken duyarlı bir vatandaşın müdahalesiyle adamcağızı orada bir yere oturtmuşlardı.
Bir tarafta gözünü topraklarımıza dikmiş ve düşmemizi bekleyen sinsi bir düşman. Onun düşmanlığına saygı duyarım. O bir “DÜŞMAN” çünkü. Ülkesinin milli çıkarlarına hizmet eden bir DÜŞMAN! Peki anlamadığım; halk arasındaki bu acımasızlık boyutundaki kin, nefret, düşmanlık neyin bir idealiydi? Soruyorum; ecdadın başarılarıyla övünen genç… Şimdi bu yeni yaşantınla kime hizmet ediyorsun? Kime düşmanlık ediyorsun? Artık kendin olma vaktin gelmedi mi?
Okuduğunuz için teşekkür ederim.